Mimarlık ve Eğitim Kurultayı 5

5. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nda “İnsan belleğinde mimarlık hafızasının oluşum politikaları” çalışma grubu olarak, mimarlık ve hafıza paradigmasını çocuk özelinde tartıştık. Düşünce üretme ve tasarlama idealine karşı, günümüzde iktidar ve sermaye gücüne kayan mimarlık zemininin, arz ve talebi karşılamaya teslim olan mimari pratikle metalaşarak, toplumsal ve kültürel değerlerden uzaklaştığını; çocukluk döneminin, mimari öğelerle tetiklenen duygu bileşenlerini örgütleyerek çevreye dair anlamlı bağlantılar kurma sürecinin temelini oluşturduğunu; bu bağlamda insan yaşamına anlamlı mekan repertuarları sunacak mimari pratiği ilke edinen mimarlar yetiştirmenin önemini bir kez daha vurguladık. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı çalışma ve tartışmalarına katkı koyan tüm akademisyen, mimar ve öğrencileri tebrik eder, KTMMOB Mimarlar Odası’na bizleri böylesi bir platformda bir kez daha buluşturduğu için teşekkür ederim.

This slideshow requires JavaScript.

İnsan belleğinde mimarlık hafızasının oluşum politikaları çalışma grubu

Ceren Boğaç, Beser Oktay Vehbi,  Devrim Yücel Besim,

Nilay Bilsel , Aliye Menteş, Selen Abbasoğlu Ermiyagil,

Mustafa Cem Yardımcı, İpek Yaralıoğlu, Gizem Öztürk,

Alessandro Camiz

Grup Koordinatörü: Mete Keleş

 

Özet 

Mimarlık, tarih boyunca değişen toplum yapısı, politika ve iktidar ekseninde, farklı şekillerde tanımlanmış ve algılanmıştır. Bu tanım ve algılar yıllar içerisinde mimarlık praksisini etkilemiş ve böylelikle otobiyografik ve kolektif  belleklerde farklı mimarlık hafızaları oluşmuştur. Antik çağlardan endüstri devrimine varıncaya kadar, mimarlık toplum ile iletişime geçmek için, simgelerden oluşan  kendi dil öğelerini kullanmıştır. Bir mimari yapıtın bellekte kodlanarak uzun yıllar varlığını koruyan bir hafızaya dönüşmesi ise, içinden çıktığı toplumun değer ve duygu sistematiğiyle örtüşen simgesel öğelerden oluştuğu sürece olmuştur. Endüstri devrimi sonrası ortaya çıkan  Modern Mimarlık Hareketi, mimarlığı, toplumu dönüştürme aracı olarak ele almış ve biçimi yalınlaştırarak, yeni yapım malzeme ve teknikleriyle, geçmişin simgesel değerlerinin reddi üzerinden yeni bir pratik ve algı inşa etmeye koyulmuştur. Tarihsel, yerel ve kültürel öğeleri reddeden bu mimari anlayış,  1960’lı yıllardan itibaren eleştirilmeye başlanmış ve mimarlığın dönüşüm değil, bir iletişim aracı olarak yorumlanması gerektiği, sosyal ve psikolojik olanaklarla insana hissettirdiği duygular üzerinden anlam ve hafızaya dönüşebildiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda 21. yüzyıl mimarlığı, yeni düzen oluşturma repertuarlarıyla, yeni idealler yaratma eylemi olarak tanımlanmaktadır. Fakat ne yazık ki, düşünce üretme ve tasarlama idealine karşı, günümüzde iktidar ve sermaye gücüne kayan mimarlık zemini, arz ve talebi karşılamaya teslim olan mimari pratikle metalaşarak, toplumsal ve kültürel değerlerden uzaklaşmıştır. Bu da mimarlık algısının insan belleğinde fark etme, kaydetme ve hatırlama süreçlerinden oluşan hafızasını bulanıklaştırmaktadır. Erken çocukluk döneminde başlayan mekan ile kurulan duygu ve deneyim ilişkisi, ortam ve mimari öğelerin toplumsal anlamlarının fark edilmesi, mimarlık hafızasını kodlama sürecini başlatmaktadır. Çelişkili uyarıcılarla değişkenlik kazanan bu kodlar, örneğin iktidar hegemonyası ile yok edilen konutlar, parçalanarak soyut mekanlara dönüştürülen kamusal alanlar, mimarlığı, satın alınacak objeler üreten piyasa mekanizması veya kendi ontolojisine her daim muhalif bir uygulama aracına dönüştüren politikalar, bellekte saklanma (depolanma) ve çağrılma (hatırlanma) aşamalarına geçmeden, silinmeye başlanmıştır. İnsanın ilk yaşam evresi olan çocukluğunun geçtiği en önemli mekânı evidir. Ev özel ve bireysel özellikler içerirken, çocuğun toplumun diğer bireyleri ve yaşıtlarıyla yakın ilişkiye girdiği ikinci önemli yapı türü ise okuludur. Ev ve okul yapılarından sonra çocuğun yaşadığı mahallesi ve çevresi onu etkileyen diğer bir ortamıdır. Bu bağlamda, çocukluk mekanlarının analizi ve bu dönemde başlayan mimarlık hafızasının oluşum süreci; “Ev, aile ve yaşam alanları”, “Eğitim yapıları”,  “Kamusal dış alanlar” ve “Sokak, mahalle ve kent” ekseninde incelenmiştir. Çalışmada bu bağlamda saptamalar yapılarak, mimarlık nesnesinin kalıcı belleğe ‘doğru’ yerleşerek, uzun süreli hafızaya dönüşebilmesi için öneriler geliştirilmiştir. Çalışmanın son bölümüne ayrıca, çocukluk döneminde yapılandırıcı bilgi yöntemiyle mimarlık belleği oluşturulmasına yönelik bir önerge de eklenmiştir. Çocukluk dönemi, mimari öğelerle tetiklenen duygu bileşenlerini örgütleyerek, çevreye dair anlamlı bağlantılar kurma sürecinin temelini oluşturur. Bu bağlantılar bellekte “mimarlık hafızası” oluşumu için zihnine yerleşen mekan deneyimleri üzerinden şekillenir. Çocukluk döneminde bellekte kodlanan mimari öğelerin anlamlandırılarak uzun süreli hafızada yer edinebilmesi için sadece mimarlar odası değil, öğretmenler sendikası, eğitim ve kültür bakanlığı, çevre dairesi gibi kurum ve sivil toplum örgütleri; “Kültürel mirasın korunması için kamuoyu ve denetim mekanizmaları oluşturma”, “Eşitlikçi, herkesin kullanımına uygun ve özgürlükçü kamusal alan talep ve teşvik etme”, “Çocuklara yönelik ‘mimarlık ve çevre’ temalı eğitim programları düzenleme” ve “Zaman ve ortamdan kopuk imgelerle, işverenin kar amaçlı taleplerine teslim olarak üretilen kimliksiz mekanlara karşı ülkesel mimarlık etiği yasaları oluşturma” konularında ortak politikalar geliştirmelidir. Öğrencilere sunulan bu bilgilerin gözlemlenerek incelenmesi, buna imkan sunacak mimari pratiği ilke edinen mimarlar yetiştirerek mümkün olabilir. Bu nedenle mimari anlam, ‘mimarlık eğitimi’ müfredatının odak noktasını oluşturmalıdır. 

Anahtar kelimeler: Bellek, çocuk, mekan, mimari hafıza.

Advertisements

Lefkoşa’da Bir Kent Heterotopyası

logo.png Detay Gazetesi, 13 Temmuz 2017 

cerenbogac.jpg

Yrd. Doç. Dr. Ceren Boğaç

ceren.bogac@emu.edu.tr

Doğu Akdeniz Üniversitesi

Kentsel  Araştırma ve  Geliştirme Merkezi

 

Uzun bir aradan sonra Kıbrıs’ta yeniden sanal mekânlardan somut mekânlara geçmeye çalışan bir barış eyleminin sesleri yükselmeye başladı. Hala daha ‘kent ölçeğinde uzlaşma mekânı’ kavram ve pratiğinden uzak bir toplum olarak, düşünce ve arzularımızın üç boyutlu zemine nasıl taşınabileceği konusunda çelişkiler yaşıyoruz. Bireyin özgürleşebileceği mekân şöyle dursun, toplumsal dayanışmayı meşrulaştırabilecek kamusal alanlarımız yok. Ama taleplerimiz var: Eşit hak, adalet, özgürlük, demokrasi ve barış!

Kıbrıs’ın hem Kuzey’inde hem Güney’inde böyle bir eylemi kaldıracak kapasitede mekân var mı?

Bu soru çerçevesinden düşününce, öncelikli olarak sosyal aktörlerin bu barışçıl praksisi, kamusal mekândaki toplumsal okumaları yeniden gözden geçirmeye zorluyor bizi. Kıbrıs’ın bir çok kenti gibi, Lefkoşa üzerine de onlarca araştırma, tez çalışması, plan vs. mevcut.  Ancak adanın fiili olarak ortadan bölünmüş kenti olan Lefkoşa üzerine henüz bir psikocoğrafik okuma gerçekleştirilmiş değil. 1950’li yıllarda Guy Debord tarafından tanımlanan psikocoğrafya, kentin olumlu ve olumuz özelliklerinin insan psikolojisi üzerinde oluşturduğu etkileri inceleyen alan olarak betimlenmektedir (Debord, 2008). Modernizm’in insan arzu ve beklentileri ile çelişen planlama yaklaşımına karşın, kentlerin nasıl daha yaşanabilir olabileceğine yönelik ortaya atılan eleştiriler sonucunda geliştirilen kavram, kente dair duygu haritaları ve sosyal okumalar açısından etkin bir yöntem olarak kullanılmaktadır (Coverley, 2006). Kent siyaseti üzerine de ipuçları veren bu okumalar,   öznenin varoluş alanlarının sınır ve işgallerini anlamak açısından önemlidir. Bu okumalar doğru yapıldığı takdirde insanların nasıl mekânlarda bir araya gelmeyi arzuladığı, ortak bir kent belleği ve aidiyetinin nasıl geliştirilebileceğine dair ciddi ip uçlarına ulaşılacaktır. Ancak bu kent okuması, Umberto Eco’nun bahsettiği gibi ‘çoğul okuma’, yani aktörlerin hem çatışmalarının hem de birbirleriyle örüntülerinin ayrıntılı bir şekilde ele alınacağı şekilde yapılmalıdır (Eco, 1992).

Lefkoşa’nın en büyük kentsel çelişkisi olan ikiye bölünmüşlük noktasından insanların birleşmeye çalışması karma bir kent okuması için eşsiz bir fırsattır.

Sosyoloji ve felsefe alanlarında önemli çalışmalara imza atmış Henri Lefebvre bir kentte tüm duygu ve olay dizilimlerinin kesiştiği ve vuku bulduğu noktanın ‘sokak’ olduğunu iddia eder (Lefebvre, 2011).  Bu nedenle iktidarın mutlak otoritesinin korumasının yolu sokağı kontrol altında tutmasından geçmektedir. Belki de bu yüzden, Lefkoşa’nın merkezinde yer alan Ledra sokağı,  1963 yılında Kuzey ve Güney’den iki toplumunayrı ayrı ördüğü barikatlarla Kıbrıs’ın ilk bölünme noktası olarak tarihteki yerini almış ve 45 yıl süren bir ayrılıktan sonra 2008 yılında, Lokmacı sınır kapısı ile yaya geçişine tekrardan açılmıştır. Bu günlerde ise Kıbrıs’ta kalıcı bir barışı talep eden kitlelerin, yoğun duygu deneyimlerini barından olaylar örgüsüne alan sunmaktadır.

Burada toplum ve mekân ilişkisininyeniden biçimlendiği eşiği özellikle anlamak gerekir. Çünkü bu kez kentsel mekânı üreten, mimar, kentsel tasarımcı veya kent plancıları değil (Ne yazık ki, yaşam alanlarını şekillendirmeyi amaçlayan  bu meslek grubu çoğu zaman gelenek ekseninde dönerek, geleceğe bakamıyor). Toplumları bölmek için fiziki sınırlar oluşturan iktidar mekanizmaları hiç değil. Barış eşiği olarak uzun zamandır kimsesiz kalmış bir mekânı dönüştüren bireylerin ta kendisi. Üstelik bu kişiler, insan zincirleri oluşturarak ayrık mekânları birbirine eklemeye çalışıyor. Uzun zamandır  suskunluğa mahkum edilmiş bir mekân olan ‘sınır’ın kimliksizliğini sarmalıyor…

Müşterekler’in birleşme noktası: Lokmacı sınır kapısı

ledra-2017_01

Fotoğraf: Hüseyin Özinal, 2017

Bu uzamsal sarmalın barış eşiği oluşturduğu ve bunun da Lefkoşa’nın belki de -Foucault’un tanımladığı şekli ile- kolektif bir kent heterotopyası olabileceği akla geliyor. Foucault ilk kez “Kelimeler ve Şeyler” kitabında ‘heterotopya’ kavramını tanımlamıştır (Foucault, 2013). Heterotopya terimi Foucault’un türettiği bir kelime değildir. Tıp literatüründe bir organın olması gereken yerden farklı bir yerde oluştuğunu betimleyen bir anomalidir. ‘Hetero’ sözcüğü ‘karşı’, ‘topya’ ise ‘yer’ anlamına gelir. Heteropya, Foucault’un ütopyaya karşı geliştirdiği bir kavramdır ve somut bir mekânın içinde, yatay ve düşey örüntülü,ard arda duran,birçok mekân ve zaman içermesini tasvir eder. Bu öznenin iktidarla olan ilişkisini tersyüz ederek özgürleştiği yeni bir mekânsal düzlemdir.

Kent literatürü üzerine son yıllarda ortaya atılan tartışmaların çoğu, kamusal alandaki sosyal ilişki örüntüleri ekseninde dönmektedir. Stavros Stavrides de, “Kentsel Heterotopya: Özgürleşme Mekânı Olarak Eşikler Kentine Doğru” (2016) isimli yapıtında, kamusal mekânlarda, farklılıkları ekseninde karşılaşan ‘müşterekler’in, yeni örgütlenme biçimleri ile “kolektif düşleri ifade edebilen başka mümkün toplumsal dünyalar” şekillenmesine öncülük edeceğini söylemektedir.

Lokmacı sınır kapısında bir araya gelen, birlikte dans eden, şarkı söyleyen, oyunlar oynayan, farklı demografik özelliklere sahip bu kişiler, ‘sınır’ mekânını dönüştürerek, yeni bir anlam düzlemi yaratmış ve bir beden deneyimi üzerindenyeni bir bellek oluşturulmaya başlamıştır. Bu, kentte yeni bir morfogenetikalan [1] oluşmasına imkan sağlayacak normatif düzlemi ters-yüz eden müşterek bir eylem olarak tarih döngüsündeki yerini alacaktır. Sınır mekânı burada bir iktidar aracı ve alanı olmaktan çıkmış, ‘ötekilik mekânı’ olarak özneye bağımsız bir varoluş yeri sunmuştur.

Gelmekte olan ortaklık

ledra-2017_02

Fotoğraf: Hüseyin Özinal, 2017

İtalyan filozof  Giorgio Agamben “Gelmekte Olan Ortaklık” isimli kitabında, denetimin, ötekileştirilmenin ve bağdaşıklaşmanın ötesinde bireylerin ‘gelmekte olan bir ortaklık yaratması’nın gelecek için bir kırılma noktası oluşturduğundan bahseder (Agamben, 2012) . Önce Lokmacı ardından Ledra Palas sınırında buluşan ve 43 yıllık ayrıştırmayı geride bırakan bu ortaklar, Agamben’in homojen bir kimliğe veya aidiyete sahip olmayan ‘herhangi tekillik’ diye tasvir ettiği bireyleri akla getirir.

Agamben her türlü iktidar için dehşet verici olan bu ortaklığın, ciddi bir tehdit unsuru oluşturacağı için, şiddetle baskılanacağının altını çizer. Eylemin kapsamı ve şu ana kadar ki seyri düşünülecek olursa, Kıbrıs’ta böyle bir şey yaşanacağına dair bir olasılık görünmemektedir; ancak dört yanı silahlarla çevrili bir adada barışın kendine alan açması kolay da değildir…

Kaynaklar

Agamben, G. (2012). Gelmekte Olan Ortaklık (Çev. Betül Parlak). İstanbul: MonoKL.

Coverley, M. (2006). Psychogeography. London: Pocket Essentials.

Debord, G. (2008). “Introduction to a Critique of Urban Geography”. [Les Levrés Nues, 1955]. Ken Knabb (Tr.). Critical Geographies: A Collection of Readings. H. Bauder – Di Mauro (Ed.). Kanada: Praxis. 23-27.

Eco, U. (1992). Açık Yapıt (Çev. Y. Şahan), İstanbul: Kabalcı.

Foucault,M. (2013). Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi(Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Foucault, M. (2000).“Başka Mekânlara Dair”, Özne ve İktidar (Çev. Işık Ergüden), İstanbul:  Ayrıntı Yayınları.

Lefebvre, H. (2011). Kentsel Devrim (Çev. S. Sezer), İstanbul: Sel.

Stavrides, S. (2016).  Kentsel Heterotopya: Özgürleşme Mekânı Olarak Eşikler Kentine Doğru (Çev.Ali Karatay), İstanbul: Sel Yayınarı.


[1] Bir canlının oluşumu, davranış biçimleri ve başka canlılarla ilişkilerinin belirlenmesi.

Kent Ölçeğinde Barış Düzeni Kurabilme Pratiği: Mağusa Ekoşehir Projesi

 

“Her iktidarın otoriter yapısını dayattığı mekanlar vardır. Toplumdaki bireylerin birbirlerine eklenerek yarattıkları kendi mekanları da vardır ve bu mekanların iktidarla olan ilişkisi savaş halini belirlemektedir. İnsanlık tarihi boyunca başkasının mekanını ele geçirme en büyük güç göstergelerinden biri sayılmıştır. Kant (1960) savaş halini ‘kanunsuzluk’ olarak tanımlamaktadır. Barış hali ise hukuk düzenini kurmaktır. Bu bağlamda barış, birlik ve uyum içinde huzurlu ve yasalar çerçevesinde korunaklı bir yaşam alanı oluşturmak olarak tanımlanabilir. Buradaki en önemli mesele barış düzeninin oluşacağı ve süregeleceği mekanı üretebilmek, gerektiği takdirde  kolektif biçimde yeniden yaratmak ve kurmaktır.” Ceren Boğaç

Boğaç, C. (2017). Kent Ölçeğinde Barış Düzeni Kurabilme Pratiği: Mağusa Ekoşehir Projesi. Mimarca, Mart 2017, ISSN: 1306-3138, Sayı: 83, ss. 35- 43

Mimarca Dergisi’nin 83. “Mimarlık ve Sanat Barış Getirebilir Mi?” temalı özel sayısında, kent ölçeğinde barış düzeni kurabilme pratiği üzerine düşündüklerimi, Mağusa Ekoşehir Projesi örneği ile ele aldım.  Bu anlamlı sayısının oluşmasında emeği geçen herkese, özellikle KTMMOB Mimarlar Odası ve yayın kuruluna teşekkür ederim.

Abstract

Architecture is one of the instruments for peacebuilding, since it is the act of constructing every space of living. However, rather than building, it is more important to maintain the sustainability of the peace order in every manner. For this reason, today, discourse of ‘peace’ became an integral part of the concept of ‘sustainability’. The concept of sustainability also plays an important role in the systematic of peace. In this paper, the role of sustainable architecture for the peacebuilding process was addressed at the city scale (which represents both settlement and form of society). The practice of “Famagusta Ecocity Project” was also introduced within this context.

Kıbrıs’ın Uyuyan Hazineleri

»Haber kaynağı: Euronews 

euronews

Arkeolog ve Sanat Tarihçisi Anna Marangou Kıbrıs Türk Turizm ve Seyahat Acenteleri Birliği (KITSAB) Başkanı Orhan Tolun ile birlikte Gazimağusa’da tarihi yerlere turistik gezi düzenliyorlar.

Anna Rum, Orhan ise Türk kökenli birer Kıbrıslı. Adanın her iki tarafında düzenledikleri bu gezilerin amacı Kıbrıslılara ortak tarihi miraslarını tanıtmak.

Kıbrıs, 1974’teki müdahaleden bu yana, Kuzeydeki Kıbrıs Türk topluluğu ve Güney’deki Kıbrıs Rum topluluğu arasında bölünmüş durumda.

Gazimağusa, Kıbrıs’ın en önemli liman ve ticaret kenti olduğu kadar ortak bir geçmişe de tanıklık ediyor.

Anna Marangou “Buradaki kültür mirasını çok eski zamanlardan günümüze birlikte paylaştık. Birlikte yaşayabiliriz ve bunu zaten ispat ettik. Çünkü Kıbrıslı Türkler ve Rumlar zaten birlikte iş yapmaktalar.”diyerek birleşmenin sorun yaratmayacağını savunuyor.

Ortak refah.. Son barış görüşmelerinde önem atfedilen bir umut ışığı. Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi örneğin ada için bir turizm patlaması anlamına gelebilir. Fakat Anna ve Orhan’ı en çok motive eden şey bu değil.

Orhan Tolun düzenledikleri gezileri bir çıkar için veya para kazanmak için yapmadıklarını, geleceklerine yatırım yapmak istediklerini belirtiyor ve ekliyor: “Çocuklarımız ve torunlarımız için bu ülkeye daha güzel bir gelecek sunmak asıl amacımız.”

Turistik gezi, Kıbrıs sorununun en sembolik yerlerinden olan Maraş‘ta sona eriyor. Gazimağusa’nın sahil beldesi Maraş, Türk ordusunun kontrolü altında 43 yıldır terk edilmiş halde duruyor.

euronews:
“Kıbrıs bölünmesinin sembolü hayalet kasaba Maraş‘ta çekim yapmak yasak. Yeniden birleşme halinde, ada için yeni bir altın çağın amblemi haline gelebilir.”

ecocity

Kıbrıs Rumlarından Andreas ve Kıbrıs Türklerinden Ceren yeniden birleşme hayalini kuran iki mimar. Her ikisi de Maraş‘ın iddialı bir yeniden yapılandırma projesinin tasarımcıları arasında yer alıyor. Maraş‘ı çevre dostu bir kente dönüştürmek, sürdürülebilir kalkınma modelinin yanı sıra yeniden birleşmenin de amiral gemisi haline getirebilir.

Andreas Lordos: “Levanten bir kıyı şeridi, uygarlık ve ticaret merkezi haline gelebilir. Anıların hatırına eski binalar kalabilir fakat aynı zamanda ekolojik performansa dayalı 21. yüzyıl altyapısı ve uygulamalarından yararlanmak da amaçlanmalı.”

Ceren Boğaç: “Bence bu proje birçok tutsak kalmış ruhlara umut ışığı oluyor. Onları bu gerçek dışı perdenin arkasından çekip almaya çalışıyoruz. Bu insanlar bir zamanlar burada yaşadı ve yine yaşamak istiyorlar. Kalplerinin yarısı burada kaldı. Kalbimizin diğer yarısı ise birleşemediğimizden dolayı boş kaldı.”

Birleşme, adanın her iki tarafındaki iş çevreleri tarafından da arzulanan bir sonuç.

Lefkoşa’nın kuzeyinde, Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na (KTTO) ziyarete gidiyoruz. Başkan Fikri Toros, adada ulaşılacak politik bir çözümün ekonomik sıçrayışın anahtarı olacağını söyledi.

“Kıbrıs Türk Toplumu yaptırımlardan kurtulacak. Böylece tüm Kıbrıs pazarından faydalanabileceğiz. Diğer Avrupa pazarlarından bahsetmiyorum bile. Doğu Akdeniz jeopolitiğine büyük fayda sağlayacak. Çünkü bölgesel işbirliğini de artıracak. Kıbrıs Rum Toplumu, Türkiye ile ticaret yapmanın ekonomik faydalarından derhal yararlanacaktır.”

euronews:
“Adanın bir tarafından diğerine, hemen arkamda duran kontrol noktaları üzerinden geçmeniz gerekiyor. Ticaret konusunda hala yeşil hat yönetmelikleri söz konusu. Yaşanan siyasi anlaşmazlıktan dolayı, kuzey ile güney arasındaki ticaret potansiyelinin yüzde 10’una bile ulaşılamadığı söyleniyor.”

Diyalog, her iki tarafın şirketleri arasında uzun zamandan beri var. Güney Kıbrıs Rum Ticaret Odası Başkanı Phidias K. Pılıdes herkesin beklentisinin kısıtlamaların kaldırılması olduğunu dile getirdi. Tıpkı yabancı yatırımcılar gibi.

“İş dünyası, muhtemel ortaklıklar, ortak girişimler ve şirketler hakkında birbirleriyle zaten görüşüyor… Yatırımcılarla konuşurken, büyük projeler için yeni bir ilgi doğacağına inanıyorum. Ayrıca Kıbrıs’ın, çoğu Doğu Akdeniz havzasında keşfedilen Avrupa doğal gazının nakliye rotasında olduğunu da unutmayalım.”

Son yapılan araştırmalara göre, gelecekteki ekonomik entegrasyon, adanın şu anki yıllık büyüme oranını üç kat attırabilir, iş pazarını yeniden canlandırabilir.

Gregoris ve Sertaç, işsiz gençlerle ilgili bir rapor hazırladılar. Kıbrıs’ta genç işsiz ortalaması Avrupa ortalamasından çok daha yüksek. Sebepler Kuzey’de ve Güney’de farklı olsa da, söylediklerine göre sonuçları aynı.

Sertaç Sonan:
“Kıbrıslı Türkler ekonomik tecrit altında ve bu özel sektörün gelişimini engelliyor. Birçok üniversite mezunumuz var fakat onlara verecek işimiz yok. Kıbrıslı Türk özel sektörünün küresel ekonominin parçası olmaksızın, yüksek kaliteli işler ortaya koyması çok zor.”

Gregoris Ioannou:
“Birçok insan, özellikle gençler, diplomalı nitelikli insanlar yurt dışında iş arıyor. Sanırım birleşme olursa yeni yatırımlara kapı aralanacak ve yeni ihtiyaçlar ortaya çıkacak. Böylece gençlerin yurt dışına sürüklenmesinin önüne de geçilebilir.”

Uluslararası İlişkilerden yeni mezun ve şansını Portekiz’de denemek isteyen Kıbrıslı Hakan, ada sorununa siyasi çözüm bulunamamasının gençlerin ufkunu daralttığını söylüyor.

Hakan Çoban:
“Bankada ya da süpermarketlerde çalışan mühendislik okumuş arkadaşlarım var. Çünkü gençler için iş fırsatları çok kısıtlı. Bu yüzden burada beklemek yerine ben de Lizbon’a gitmek için biletimi aldım.”

Kıbrıs Rum kökenli Andrea ise yönetim çalışmalarından mezun olduktan sonra bir iş buldu fakat düşük nitelikli ve düşük ücretli olarak. O da adayı terk etme hayalindeymiş ama artık değil.

Andria Georgiou:
“Son zamanlarda, burada kalmaya karar verdim, çünkü burası benim ülkem. Ailem ve arkadaşlarım burada. Hepimiz burayı terk edersek, eğer gençler Kıbrıs’tan ayrılırsa, kim gelip ülkemizi geliştirecek ve onu değiştirecek?”

Sayıklamalar

442_kapakYenidüzen Gazetesi Eki, Sayı 393 –13 Kasım 2016

Ceren Boğaç

sayiklamalar-1‘Veda’ üzerine…

Saydım. Bir veda tam 14 satıra sığarmış, ‘sevgiyle kal’ kısmı hariç. Sustum. Bir kalbi duymak için geçen 28 saatlik sessizliğin sonu hiç bir şarkıya çıkmazmış. Öğrendim.  Her noktanın altına koyduğum virgüller anlatmak istediğim hiç bir şeyi kurtarmaya yetmezmiş. Gördüm. Ayrılığın her bir yüzünden kaçırdığım gözlerim, bir damla akıtmak için yüzlerce buzdan ayna yaptırmış. Anladım. Hayatın içinden değil, hayat benim içimden akıp gider sanırken, Akdeniz’in asla karaya vurmayacak bir dalgasına sakladığım yanım, hiç kimsenin okyanusuna varamamış. Sayamadım. 14 satırlık vedanın fırtınaya çarpan, göz yaşlarına bölen, ayda tutulan, cehennemin 9 katından 900bin kez geçen el titreyişleri, hiç bir depremin sarsamayacağı kristal bir deniz fenerini yerle bir edebilecek kadar güçlüymüş. Susamadım.  Ruhumda  kayan her bir yıldız için, en gürültülü vuruşuyla kabullenişimin,  kalbin için dilediğim özürmüş. Öğrenemedim. Anlaşılmak için geriye çekilen her ağrım, fırtınadan korunmak için değil fırtınayı içine hapsetmek için ördüğü her bir taşa beni çarpmış. Göremedim.  Ben olduğum için af dilediğim kendim, her yaktığım ateşin gölgesinde saklanıp benimle hep körebe oynamış. Anlayamadım. Fırtınanın ortası olan gözlerin rengi, bir yaşamda hiç bitmeyecek bir vedanın adıymış.

Ve ben daha çok duymak için, hep susacağım… Suskunluğumu duyan var; biliyorum.

‘Bitmek’ üzerine…

Hayat katmanlarının en sıcağından akan su, kaynağından bir kez dışarıya çıkarsa, tül gibi akarak geçer asma bahçelerinin üzerinden ve şarabı küle döndürür. Yaprak yaprak yırtılırken ay, ince bir iplik diker siyahı içeriye -bir umut nur sızmasın diye- ve kül yangını söndürür. Bir solukta yaşanan her aşk, bir ömürde öldürür… İçi boşalır yalnızlıkların, içi çekilir kışın, hiç bir öpüşün soluğu yetmez yeniden üflemeye yaşamı. Dudağının ucunda ufalanır gider sözsüz kaldıkların. Bir gölgeye vuran hiç bir tenin yoktur artık ona dönecek yanı. O yan; kurşunun ucunda, özleme düşmüş başını biraz yukarıya kaldırsa, ateşlenecek… ateşlenecek! Az kaldı, bir dalga alev daha vurduğunda iç çekişine, kül altında kalmış tüm o yollardan geriye dönmeyi bekleyen o yanın da ölecek- ve bitecek!
Acının ömrü bile aşkla biçilir. Her bitişin ardından kalkan cenazede giymek için hep yeni bir ten seçilir.

‘Gitmek’ üzerine…

İkinin tüm katlarını söküyorum kışın takviminden! Tek sayılar kalıyor kendinden başkasına bölünemeyen. İçimin tüm yatak çarşaflarını değiştirip; gerçeğe yıkanıyorum. Sahra soluğunda bana uzanan hakikat suyundan aldığım yudumla boğazım buz kesiyor, ciğerlerime kar ayazını dolduruyorum. Cenazem omzumda, ölü toprağı damarlarımda, tabutumun içinden kanımı çekip kalbime akıtıyorum. Olmuyor. Sahteliğin kabuk kabuk örüldüğü hiç bir hücremde, korkularımın en sivri köşeleriyle lime lime doğranarak pıhtılaşmış lal renkli öz suyum işe yaramıyor artık. İçimdeki deliklerin en tekinsiz yerlerine iniyorum. Acım hiç geçmesin diye, bağışla-n-maya direniyorum. Kahkahaların gürültülü yanlızlığında doğumlar kutlarken, Aralık’ın siyah gecelerine kendimi gömüyorum. Sanki yeterince derine itersem, yırtıp çıkartacakmışım gibi kendimi; ten geriliyor… geriliyor; delinmiyor yine de ne kadar çok itsem. İnsanın kendini yırtıp içinden çıkması kolay değil; kordan inşa sığınağa kaçmak isteyen her yanımı tekrar tekrar ipe çekiyorum! Kayıp zamanlarımın hiçbir inkarını affedemem artık. Okyanusun üzerinde uçarken ölen bir kuş gibi , ne yeşil ne de mavi bir dalgaya çakılıyorum. Cesedim kıyıda çözülse bile, içimde biriktirdiklerim yüz yıl daha kaya gibi duracak. Ve o kaya ancak rüzgarın sabrıyla aşınacak. Ne bir fersah ileriye ne de geriye, kendime yürümek istiyorum…

Yolun başında bir an düşünmedim de, sonundan döndüm. Bin kez ölmem gerekirken, bir kez öldüm-

‘Kendim’ üzerine… (üstelik de kimsenin anlamadığı kendi süslü cümlelerimle!)

Ruhum, korkma; bağ bozulur şarap olur, ben seni eskitmeye bıraktım. Üzerine asılmış öteki yaşamları ayıkladım çekirdeğinden, meşe bir fıçıya kapattım. Bizim davamız ikimizin arasında; sahte derilerin tüm katmanlarını içimizden kazıdım. Canın canı ufalandı, içine döküldü; soyunmuşluğuna sardığın  yalanı, ince bir poyraz nefesinde buluta dağıttım. Tek başınalığın incelikli  nurundan öptüm seni. Yine de bir nefeste bin yaşama üflediklerini geriye alamadım. Affet-

Ruhum, sessiz kalma; su çekilir tuz olur, ben yaşımı buhara bıraktım. Sarışın bir içki şişesinden ayıklanmaz hayatın anlamı, bir limon kabuğunda ölümü dişledim. Kaybolmanın ipince eleğinden süzdüm kalbimi; tedirginlik tortusunu parmağımdan akıttım. Parmaklarım; kaç denizde liman kıyımlarım benim… Titrediği zamanlarda onlarca ömrün altında kaldım.  Yıllanmışlığımın bukesi dilinin ucunda şimdi; tekinsiz bir şey Tanrı/Aşık olmak.

 Hangi dilinden öpsem yaşamı; hiç bir sözüm anlaşılmıyor-

‘Hatırlamak’ üzerine…

Ölümü unutmak hayatı unutmaktır; öyleyse hatırla! Zaman gizinin ortasından geçen, kalbinin şeklini tekrar tekrar değiştiren, nefesin sözcük uçlarında buğuya karıştığı, bilinmezlik lisanında dövünülen, tüm o ağıtları hatırla… Aynı aynı bin kadından bir kadına dönüşen, bir tende bin yüzün tattığı o plastik dudakların içine akıttığı, intiharı- hatırla! Kaldığım tüm zamanların kışını, her dafasında kendi vaftizinde boğulan aşkı hatırla… Çünkü ölümü unutmak herşeyi unutmaktır! Ruhun kırılan pusulasında, dönüp dönüp kaybolduğun coğrafya, sarıldıkça üşüten yatağın sol yanıdır. Sabah ezanıyla çan sesi arasından okyanuslar geçer ve dağlar yürür dilinin ucuna kocan serçenin sinesine. Kokusuz sabahlara aralanmaz hücrelerin; birer birer dökülürler yaşamadığın hayatından. Çektiğin acıdan tanırsın kendini en çok – kırılgan anlamların gurur şatolarındır; bir ejder nefesi gerekir talana! Mutsuzluk, anlatamadığın duyguların en bıçkın olanı; kıyar zamanı pişmanlık tezgahında. Ölümü unutmak kendini unutmaktır; öyleyse hatırla! Hafızasız anılar koridorunda, aklını tekrar tekrar bileyen, dokunuşunun cümle aralarında kavgalardan geçtiği, yazmaların ucuna atılan tüm o düğümleri hatırla… Ki bir daha ölümün aynı olmasın!

Dillendiğin acılardan kalk ve gecenin nemiyle demlenmiş bir gün-doğumda dinlen artık!

‘Yalan’ üzerine…

Kaçtığın yolları zorlama boşuna; en içine saklansan da ‘o’ bedenin, yalanın dışına çıkılmıyor!

Aklım; bu kuyunun dibinde sen, her seferinde verdiğin sözlerde mi kırılacaksın? Gece tüten korkular yaşamını yalnızlığından tanır. Şarabına eşlik eden badem kıracağıyla korkuları ezmek zor; acılar senin hiç anlaşılmayan yanından büyür. Tutunduğun bir tutam iplik, sen kalbini ipek kozasına sarmaya çalışsan da, avuçlarından sökülür. Bir yalan en çok sevilmemiş çocuk tarafından büyür-

Çavdar küfüne bulanmış akıl; bağışlanmak için sen, her seferinde dirilttiğin o kadında mı avunacaksın? Gölgemde dağılan bir Mandragora aksidir ayın vurduğu; hiç bir gel-git bulduramaz yolunu. Kadın-otunu sen çekip çıkarmaya çalıştıkça, çığlıklarının en derinine gömülür… Ve kadim lisanını okursun sandığın kalbin kullanma kılavuzu, aldanır ihanetin cehennem ikizine, yüksele yüksele, sözlerinde boğulur-

Şimdi artık sol yarım’ım, ince bir yara bandı ile sonsuz kesiğimin acısını emiyor…

                                           Ve baktıkça ufuk çizgisine, (çok şükür) dalgalar küçülüyor…

‘Özlem’ üzerine…

Günlerdir sen geleceksin diye aynı bakışı giyindim. Bir nur’a sığdırdım korkularımı; bizi bölen camsözlerin buğusuna üfledim. Hayatı araladım bir solukluk nefes sızsın içeri; en derininden ıslandım kalbimin. Yine de ilaçlarını alıp uyuduğun zamanların sessizliğini ömrümden onaramadım.

Günlerdir sen geleceksin diye aynı yanında durdum zamanın. Aklım yırtıldı ruhunun buz kristallerinden, gülüşümü diktim dökülen anılarımızdan. Körebe oynadım içimin ağrısıyla, binlerce kez düşüp durdum özlem uçurumundan. Gölgesi üzerimde büyürken, ağırlığını canımdan çektim inadının. Dilinin yalman kayalıklarında, sustuğumuz her anın ecelinden öldüm… Yine de senin olmadığın bir ömrü yaşayamadım.

Ve kaçıncı ihtimali asıldı aramıza ayrılığın?
Ve kaçıncı cemresi incilendi kavuşmamızın?

Sen benim başka bir suretteki ölümsüzlüğümsün…
Artık ben, beklediğim zamanlarda gelsen, ne yaparım bilmiyorum-

‘Yas’ üzerine…

İçimin deli seslerini dinliyorum… cinler ağıdının son maçı oynanıyor çaresizliğimizin kıyısında.

Kırılan bavulunda bir şehri üzerimize gömdüğün kadar bir andır bu yaşadığımız olsa olsa. Yaz bitti. İlk yaz da, son yaz da.. Artık önümüz yok yaz-

Sahi.. yarından korkanların, bugüne dair yaşadıkları acılar gerçekten var mı? Ölüm; nakışını bakışlarımıza işlerken, bu çaresizlik karşısında, hala güçlü hissettirir mi gurur katmanları? İşte böylece, bir sabah uyandığımızda, hayat; dünyanın en büyük cenazesini içimizden çekip kaldırdı! Biz gözyaşlarımızı değil, onlar bizi ağladı…

Söyle, bu son ölüm mü? Senin bir kapı aralığında, ihanetinin yanından çıkıp gelen ellerine tüm mağrurluğunu döktüğün, onun ise bir uçurum dalında dudaklarını bıraktığın yalanına inandığı da inandığı kangren günlerinde, her tin baltalarla doğranmadı mı? Kurşunların ucunda inat, deşip deşip dilimizi, boğazın yongasını kalbimizin üzerine yığmadı mı? Ölümsüz mü sanmıştık kendimizi, birbirimizden ayrı ayrı ve mutlu düşünürken… Oysa şimdi, arzın merkezine ellerimizden boşalan toprakla, öldürdüğümüz her duygunun katilini kadim sayfalara gömüyoruz. Ruhun terazisi ipekten ince, öyle hassas ölçer; bir tüy düşse affetmez, ömür ters devrilse üzerine, ayarı bükülmezken, ‘son kırdığın gün, son üzdüğün gün’ diye, mezar taşını çakıyoruz.

Şimdi sen sussan da, bin boğa ağlar bir ceylanın çarpan kalbinde…
Ve unutulmaz hiç bir şey; sadece yokmuş gibi davranmaya alışırız… o kadar-

Zaha Hadid’i anmak…

9021 Nisan 2016’da Çiğdem Emirzadeoğluları Duvarcı ve Ercan Hoşkara’nın birlikte sundukları ‘Kent ve Mimarlık programı”nda Zaha Hadid’i anma şansımız oldu. Mimaride ‘var olmak’ ve ‘yok olmak’ diyalektiğini yeniden yorumlayan, inşa edilebilme durumuna başkaldıran, kimseye benzemeyen bir dil yaratarak mekan algı deneyimine yeni bir soluk getiren bir mimardı Zaha Hadid. Pritzker ödülü alan  (2004) tek kadın mimardı. Çok eşeştirildi/ çok beğenildi, dünyanın dört bir yanında ona öykülenen yüzlerce mimarlık öğrencisi, ofisinde onun liderliğinde çalışmak için can atan onlarla mimar oldu. Parçalanmış geometriler, akışkanlığın soyut ve dinamik güzelliği, dünyaya dair her türlü peyzajın keşfi ve mekan sürekliliği içinde yansıtılması fikrini savundu ve tüm binalarında inandığı her şeyi sunmayı başardı- üstelik de hiç bir projesinde kendini tekrar etmeden! Bunun için ağır bedeller ödedi, başarıya olan sıkı inancından hiç şamadı; fakat hayatının en üretken dönemi sayılabilecek 65 yaşında kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Kim ne derse desin, Hadid her geçen gün değişen çok katmanlı ve karmaşık toplumsal deneyimlere yeni mekansal kompozisyon repertuarları ekledi. Onun mimarlığı içinde yaşadığı zamanı yansıttı. Gökle yer, ufukla zemin, yapayla doğa arasında ilişki kurmayı başaran ‘uç’ mimarı saygıyla anıyorum.

13071951_1601109883549385_8576477397006279561_o

Yalanın Pornografisi

382_kapak Gaile, Yenidüzen Gazetesi EkiSayı 365 –10 Nisan 2016

Yalanın Pornografisi

Ceren Boğaç

Küresel bir kaosun içinde varolmaya çalıştığımız bu günlerde, gelecek güzel günlere dair hayalleri uzun zaman önce ipotek altına alınmış toplumumuzda politikanın pazarlanabilirliği üzerine bir yazı yazmaya karar vermiştim aslında. Ancak düşüncemi ne yana çevirsem karşıma yalanın hayatımızda nasıl bir enstrümana dönüştüğü sorunsalı çıkıp durdu. Tüm gün boyunca sıradan bir “Nasılsın?” sorusuna bile, “İyiyim” diye verdiğim yalan karşılıkları düşündüm. Gün geçtikçe her anımızın, kendimizi gizlemek, başkalarını üzmemek veya bir şeyler adına mücadele vermemek için gerçekleştirdiğimiz simülasyonlardan ibaret olduğunu düşündüm…

Akıl, ruh ve beden arasında bir köprü ise, yalanın ‘etik’ (töre) bilimi içerisindeki çeşitli boyutlarını tartışırken, belki de en çok kendimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Ancak bu okumayı kişi özelinde değil, toplumsal ve coğrafik ölçekte yapmak daha doğru bir panorama sunacaktır. Bu yazı bu kapsamıyla bir okumaya dönüşebilecek mi bilemiyorum; ancak günümüzde herkesin en büyük derdi olduğu iddia edilen ‘yalan üzerine’ dışavurumsal bir eylem gerçekleştirmenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” *

Jean-Paul Sartre ‘Varlık ve Hiçlik’ kitabında yalanın “gerçeğin ötekinden gizlenmesi”, insanın kendini aldatmasının da “gerçeğin kendinden gizlenmesi olduğunu” iddia etmektedir. Bu noktada, aklımda dönüp   duranları, kendi içsel paradokslarım üzerinden aktarmaya çalışacağım. Yalan, hakikatın tersi ise, bunu söyleme eylemi içine giren herkesin gerçeği gizlemeye çalışıyor olduğu doğal bir çıkarımdır. Ancak gerçeğin ne olduğunun farkında olan bir bireyin, kendisini bunun aksine neden inandırmaya çalıştığı benim için oldukça  anlaşılması güç bir durumdur.

Aslında insan hiçbir zaman kendine yalan söylemez; sadece gerçeği göz ardı etmek için çabalar. Birçok sosyoloji ve psikoloji çalışmalarının ortaya koyduğu gibi, kaçınılmaz olarak bu çaba ciddi kişilik bozukluklarına neden olur.  İnsan kendi içinde çelişkiler barındırmaya başlar ve bunu sürekli olarak çevresindekilere farklı şekillerde yansıtır. Ve böylece gerçekleştirmeye cesaretinin veya yetisinin olmadığı her türlü arzuyu bastırmak için, içinde ve çevresinde yalan bir dünya inşa eder. Örneğin hayal ettiği meslek için girdiği sınavdan başarısız olduğunda, bir daha denemek yerine çoğunlukla puanlarının yettiği eğitimi almaya boyun eğer. Ya da bir kez kalbi kırıldığında içine dönerek, aile ve çevre onaylı, tutku veya yönelimlerini bastırdığı daha yüzeysel bir ilişkinin güvenli kollarına bırakır kendini. Gerçekte olmamış her şeyi olmuş gibi kabul edip, buna hem kendini hem de başkalarını inandırmaya çalışır. Bu nedenledir ki artık yüz yüze vedalar yerine, bir elektronik posta, bir cep telefonu mesajı veya Facebook’ta bir tuşluk ayrılıklar yaşanıyor. Karşındakinin gözlerinde kendi gerçekliğini görmekten korktuğu için, herkes ‘neşeli’, ‘çılgın’, ‘şanslı’, ‘mutlu’ vs.  hissettiği imgeler çöplüğünde, gözetleyicisinin tahriği üzerinden kendi yalanını yaşıyor.

Ta çocukluk evresinde başlayan içsel yalanlar, izleyiciye karşı hoş görünme ve takdir toplama veya ceza almamak için kurulan hikayeler üzerinden şekillenir. Örneğin vazoyu çocuğun kendisi değil kardeşi kırmıştır, okulda hiç yaşanmamış bir olayın evde takdir topladığı kahramanı olmuş ve tüm bunları sır olarak saklamayı seçmiştir. İnsan gelişimi ilerledikçe, bazı kişilerin bunu nerde yakalanacaklarını görmek için sürdürdükleri ‘tahrik’  edici bir zeka oyununa dönüştürdükleri bilinmektedir.

Beatrice Faust  ‘Kadınlar Seks ve Pornografi’ adlı yapıtında,  pornografiyi “kişinin cinsel organlarının uyarılmış biçimleriyle görsel ya da sözlü olarak gösterilmesi” diye tanımlar. Yunanca fahişe anlamına gelen ‘porne’ sözcüğü yazmak yani ‘graphein’ sözcüğüyle birleştiği zaman, ‘fahişelerle ilgili yazınlar’ eylemi ortaya çıkmıştır.   Zaman içinde yazın ile başlayan bu imgeleme eylemi, fotoğraftan film ve animasyona kadar çeşitli araçlarla izleyici ile buluşturulmuştur.  Her geçen gün ‘yalan’, mitomani (kendine yalan söyleme hastalığı) bireylerin, çıplak bir bedene bakar gibi seyrettikleri ve cinsel olarak uyarıcı ve tatmin edici  mekanizmalarını bunun üzerinden geliştirdikleri bir araca dönüşmüştür. Ancak kendilerine ve başkalarına en sık yalan söyleyenlerin, kişilikleri ve bireyselliğin temel dayanak noktalarından biri olan kendine saygı duyma güdüleri gelişmemiş insanlar olması da psikolojik bir gerçektir.  “Kendi kendine inanmayan her zaman yalan söyler.”  der Nietzsche, “Yaşamak için yalanlara ihtiyacımız var” dese de!

“Mavi hap mı, yoksa kırmızı hap mı?” **

Günümüzde ‘yalan’, gücü yadsınamaz bir arzu mekanizmasına dönüşmüş olsa da, her yalanın sonunda mutlak bir acı vardır. Kişi; hem yalan söylediği, hem kendisine yalan söylenmesini seçtiği, hem de gerçeğin bu olmadığını bildiği için çeşitli paradokslara düşer. Aslında en büyük yalancılar gerçeği en net bilenlerdir; çünkü onlar hakikatten korktukları için gerçeküstü bir manipülasyon çabası içine girerler. Bu manipülasyonların yarattığı ‘imge’ (medyanın giderek şiddet içerikli görüntü paylaşımlarını arttırarak yanlı bir aktarım içinde girmesi; çamaşırlarımızı çitilemeden bembeyaz yapacak deterjanlar; ağzımızda en güzel tadı bırakacak çikolatalar ve onları bize sunan cüretkar bedenler), ister istemez bilinçaltımızda bir tahrik yaratıyor. Ancak bu tahriki oluşturan etkenler giderek hafif-güdümcü (softcore) pornografiden, sert-güdümcü (hardcore) bir pornografiye dönüşüyor. Hitler’in sert-güdümcü pornografinin doruk noktası olarak sayılabilecek nazizminin, yani Almanların dünyadaki tüm uluslardan daha üstün ırk oldukları yalanı üzerine kurulu propagandasının, faşizmi başımıza nasıl musallat ettiği ortadadır. Bunun sonucu, bedelini sadece bizim değil, bizden sonra belki de onlarca neslin daha ödemeye devam edeceği derin bir acı olmuştur.  Bu acının üzerini örtmek için, daha da sertleşen ve bir nevi tecavüze dönüşen bir yalanlar dizisi ile dünyanın dört bir yanında kendini canlı bomba olarak patlatan insanları seyrediyoruz şimdi. Bir zamanlar utanç, merak ve belki de tiksinti ile çevirdiğimiz başımız, yerini giderek tüm bu görüntülere irkilmeden bakabilmeye teslim oluyor.

Bölünmüş bir ada toplumu  olarak, gerek bireysel,  gerekse küresel ölçekte içinde çalkalandığımız tüm bu dönüşümlerden nasibimizi aldığımızı düşünüyorum. En masum ifade şekli ile karnını doyurma çabasında olan toplumun yerini, gözü aç ve ayrıcalık bekleyen hırslı bir neslin nasıl almaya başladığını bilemiyorum. Kıbrıs’ta değişen yalnızca mevsimler değil kültürel bir iklimdir de. Ne kendini yok etmeyi başarabilen, ne de içine hapsolmuşluklarına meydan okuyabilenler, ne yaparlarsa yapsınlar yavaş yavaş durdukları yerde çürümeye mahkumdur. Ne mutlu olmayı beceriyoruz ne de mutlu etmeyi. Biz bu adada doğrudan yana çok saf tuttuk; fakat en akıllımızı bile kandırdılar (Bilmem sizler de benim gibi ‘Bu Memleket Bizim Platformu’nu ya da ‘Kıbrıs’ta Barış Engellenemez!’ buluşmalarını hatırlıyor musunuz?).

Uzun zamandır toplumsal bir çöküntü yaşadığımız ortada. Kanunlar çöplüğü. Yalanlar çöplüğü. Düşünce çöplüğü. Bilim çöplüğü. Aristoteles’in ‘Metafizik’ kitabında ele aldığı üç bilim dalının da dibe battığı yerdeyiz sanki. Akademisyeninden politikacısına, sanatçısından devlet memuruna, ‘neden ve düşünce bilgisi’ olan teorik kuram da,  ‘eyleme dair pratik’  yani etik kuram da bir anlam ifade etmiyor artık.  Sevgili dostum Yonca’nın*** dediği gibi, belki de olay “işimize gelen her şeyin etik, gelmeyen her şeyin etik dışı” olmasını uzun zaman önce sorgusuz kabul edişimiz kadar basittir. Aristoteles’in sanatsal yaratıyı ele alan ‘poetik’ bilimi adına  içinde bulunduğumuz bu toplumsal tedirginlik ve tatminsizlik halinin, ‘poiesis’i, yani yaratma eylem ve arzumuzu nasıl bir şekle dönüştürdüğünü kelimelere dökecek gücüm bile yok. Böyle bir ortama ne üretilir, nasıl üretilir, bunu başka bir zaman içimden akacak bir deneme olarak burada bırakıyorum.

Her şeyi doğru ve açık açık söylemeyi amaç edinmiş Sokrates’in Atina meclisi tarafından ölüme mahkum edildiği günden beri, Akdeniz’in hiçbir yakasına hakikat uğramıyor sanki… Umutsuz muyum? Bunca yalanın söylendiği yerde, herkes her türlü hakikatin aslında farkındadır diye vicdanım çok rahat.

 Irvine Welsh’in ‘Porno’ adlı kitabında haykırdığı gibi:

“Seç! Sonsuz seçenekler arasından daima, ama daima, kendini seç! Cilalı görüntüler üzerine hayatı seç, tükenerek ve tüketerek yaşamayı seç, arkadaşlarını birer piyon gibi oynatmayı seç, bir zamanlar senin için değerli olan şeyleri parayla, çıkarla, anlık doyumlarla takas etmeyi seç!”

Yine de neyi seçersek seçelim, her birimizin bir gün elbet yalanlarımızla yüzleşmek zorunda kalacağını biliyorum…

IMG_8128

Kaynaklar

Aristoteles (1996). Metafizik I. (Çev. Ahmet Arslan), Sosyal Yayınlar, İstanbul.

Beatrice Faust (1986). Kadınlar Seks ve Pornografi (Çev. A. Erdem Bagatur), Mert Yayıncılık, İstanbul.

Jean-Paul Sartre (2014). Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi (Çev. Turhan Ilgaz & Gaye Çankaya Eksen), İthaki Yayınları, İstanbul

Irvine Welsh (2010). Porno (Çev. Kıvanç Güney), Siren Yayınları, İstanbul.

Zeynep Sayın (2003). İmgenin Pornografisi, Metis, İstanbul.

Alıntılar

Mevlana Celaleddin Rumi

** The Matrix, 1999

*** Prof. Dr. Yonca Hürol, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Mimarlık Bölümü, öğretim üyesi